“Hiçbir şekilde söz sahibi olmadığım bir yazgıdan kaçış benimki!”
Bazen bir hikâye, yazarının ona çizdiği sınırları kabul etmez. Bir karakter zihninizde öyle canlanır, çığlığı öyle duru yankılanır ki; onu birkaç sayfanın arasına hapsedip geçip gidemezsiniz. “Meral Leblebili Gazoz” romanının mütevazı bir bölümü olarak doğan “Yazgıdan Kaçış” işte tam da böyle kendi bağımsızlığını ilan etti. Bölümün kahramanı Selda, 1975’in Sivas’ında elinde ebelik çantasıyla başı dik yürümeye başladığında, bu yolculuğun artık geri dönülemez bir adalet ve direniş destanına dönüşeceği belliydi.
Yazgıdan Kaçışı kaleme alırken, sadece kurgusal bir kumpası ve adalet mücadelesini anlatmak istemedim. 1975 yılının o fırtınalı atmosferinde; sırtında tahta valiziyle Anadolu’nun en ücra köşelerine şifa götüren, bebek ağlamalarıyla hayata umut katan isimsiz kahraman ebelere; devletin onurunu, yetimin hakkını ve adaletin terazisini her türlü kirli pazarlığın üstünde tutan dürüst mülki amirlere; birbirine sımsıkı sarılarak her fırtınayı atlatan o omuz omuza kadın dayanışmasına, bir saygı duruşunda bulunmak istedim.
Bize öğretilen öğretilerin aksine; bu hikâyede insan çaresiz bir yaprak gibi rüzgârda savrulmaz. İnsan, yüreğindeki cesaret ve sevdiklerinin duasıyla kendi kaderini yeniden yazar. Sayfaları çevirirken; daha önce adını hiç duymadığınız Akçakaya’nın karlı rüzgârını, renkli ampullerle süslenmiş meydanındaki coşkuyu ve en önemlisi dostluğun iyileştirici gücünü hissetmeniz dileğiyle.
“Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bir tek mumun ışığını asla yutamaz.”




